Bazı mutasavvıfînin, Herakleitos ve Anaxagoras'ın, aklın özü, mahiyeti ve fonksiyonlarıyla alâkalı düşüncelerine benzer mütalâalar ileri sürmelerine karşılık, diğer bir kısım sofîler ise onu, Zât-ı Baht'ın, bilinme mertebesine tenezzülü şeklinde anlamışlardır. Bunlara göre, ulûhiyet mertebesi de denen hilkat vetiresinin bu basamağında, esmâ ve sıfât-ı sübhânîye, tecellî alanları itibarıyla henüz tafsil edilmemişlerdir. İşte böyle bir ilk zuhûra "taayyün-ü evvel" mertebesi dendiği gibi, "tecellî-i evvel", "kabiliyet-i evvel", "makam-ı ev ednâ", "berzah-ı kübrâ", "ruh-u a'zam", "zıll-i evvel", "hakikat-i Muhammediye" de denmiştir. Böyle düşünenlere göre Allah, "hüviyet-i mutlaka" veya "lâ taayyün" âleminden Zât'ının muktezası olarak sıfât-ı sübhâniyesiyle tenezzül buyurunca bundan kâinat ağacının esası olan hakikat-i Muhammediye taayyün etmiştir. Bazıları bu taayyüne "akl-ı küll", "kelâm-ı evvel", "nur-u evvel" de demişlerdir. Bunu böyle kabul edenler nazarında, bütün varlık ve hâdiseler bu mertebenin zuhûr ve inkişafından ibaret câmî bir aynadır.
Seyyid Şerif gibi bazı mutasavvıfîn ise, akl-ı evvel; hakikat-i Muhammediye, hakikat-i esmâ-i sübhâniyedir ve kâinat hakikatinin de özü, esası ve çekirdeği mesabesindedir, derler. Ona cevheriyeti itibarıyla "nefs-i vâhide" ve nuranîyeti açısından "akl-ı evvel" diyenler de olmuştur. Nesîmî bu mülâhazaları kısaca şöyle ifade eder:
"Cûş kıldı akl-ı küll geldi vücûda kâinat,
Kâf-nûn emrinden oldu bu cihan yekpâre mest.
© 2012 - Fethullah Gülen: Kırık Mızrap